Selin, Mimar Sinan Üniversitesi Fotoğrafçılık Bölümü son sınıf öğrencisiydi. İki yıl önce kaybettiği babasının ardından annesinin tedavi masraflarını karşılayabilmek ve Üsküdar’ın iç kesimlerindeki nemli bodrum katı dairesinin kirasını ödeyebilmek için gece gündüz çalışıyordu. Serbest zamanlı belgesel fotoğrafçılığı yapıyor, katalog çekimleri için ajans ajans geziyordu.
O gün, haftalardır üzerinde çalıştığı ve bir dergi yarışmasına göndereceği "İstanbul’un Unutulan Zanaatları" serisinin son karelerini içeren hafıza kartı, bilgisayarındaki teknik bir arıza yüzünden bozulmuştu. Bütün emeği silinmiş, teslim tarihine ise sadece 12 saat kalmıştı. Üstelik yarın sabah annesinin ilaç ödemesi vardı ve yarışmadan gelecek ödül parası Selin’in tek tutunacak dalıydı. Çaresizlik boğazına düğümlenmişti.
Sahildeki banklardan birine çöküp ellerini yüzüne kapattığı sırada, fırtınaya rağmen kıyıda ahşap bir teknenin güvertesini tamir etmeye çalışan yaşlı bir balıkçı dikkatini çekti. Adamın nasırlı elleri, fenerin sarı ışığında ağları ilmek ilmek örüyordu. Selin, rüzgârın kamerayı titreştirmesine aldırış etmeden sırt çantasından yedek makinesini çıkardı.
Sessizce yanaşıp balıkçının zamana ve fırtınaya karşı direnişini vizörden izlemeye başladı. Işık, dalgaların sıçrattığı su zerreleri ve adamın yüzündeki derin çizgiler öyle doğal bir birleşim oluşturuyordu ki, Selin paniklemeyi bırakıp sadece anı yakalamaya odaklandı. Balıkçı fark edip gülümsedi; ona sıcak bir çay ikram etti ve Boğaz’ın eski hikâyelerini anlattı.
Selin o gece sabaha kadar Salacak ve Ahmediye sokaklarında gezdi. Kaybettiği fotoğrafların yerine, gecenin karanlığında direnen gerçek İstanbul’u ve insanlarını çekti. Çektiği yeni seri, yarışmada birincilik getirmekle kalmadı; jüri üyesi olan ünlü bir fotoğrafçı ona kendi stüdyosunda asistanlık teklif etti.
Yazıda anılan işletmeler
Ticari veya sponsorlu bağlantılar şeffaf biçimde etiketlenmiştir.
Kaynaklar
Bilgileri güncel ayrıntılarıyla doğrulamak için kaynak sayfalarını ziyaret edebilirsiniz.