Kuzguncuk Bostanı’nın ahşap çitlerine yaslanmış oturan Hazal, mahallenin üzerini kaplayan asırlık çınarların sararan yapraklarını izliyordu. Kucağındaki sosyoloji okuma metinleri, sırtındaki yıpranmış bez çanta ve elindeki sıcak ıhlamur bardağıyla dışarıdan bakıldığında Üsküdar’da okuyan sıradan bir üniversite öğrencisiydi. Oysa güneş Boğaz’ın arkasında kaybolup mahalle ışıkları yandığında, bu mütevazı kimlik tamamen başka bir role devrediyordu.
Anadolu’nun küçük bir beldesinden büyük hedeflerle geldiği bu metropolde, fırlayan kiralar, bitmeyen akademik masraflar ve kimsesizlik Hazal’ı kısa sürede duvara dayanmaya zorlamıştı. Eğitimini bitirmek ve kimseden yardım istemeden kendi geleceğini kurmak adına girdiği bu yol; dışarıdakiler için tek bir etiketle yargılanıp geçilen, ancak içeriden yaşaması müthiş bir soğukkanlılık gerektiren ağır bir varoluş mücadelesiydi.
Gündüzün Sessizliği, Gecenin Maskeleri
Hazal’ın hayatı iki ayrı sahne arasında bıçak gibi kesilmişti. Gündüzleri amfide en arka sırada saatlerce not tutan, arkadaş çevresinde göz temasından bile kaçınan o çekingen kadın; gece çöktüğünde Çengelköy’deki küçük dairesinde hazırlanır, şık elbisesi ve kendinden emin duruşuyla şehrin ışıltılı noktalarına adım atardı.
O gece Kandilli’de Boğaz’a nazır lüks bir villada buluştuğu kişi, iş dünyasında zirveye tırmanmış fakat başarının getirdiği izolasyon içinde boğulan orta yaşlı bir adamdı. Hazal bu süreçte çok önemli bir gerçeği kavramıştı: Karşısındaki insanlar yüksek ücretler ödeyerek aslında sadece fiziksel bir yakınlık değil, yargılanmayacakları, rol yapmaktan kurtulabilecekleri geçici bir "yargısız alan" satın alıyorlardı. Dinlenilmek ve maskesiz durabilmek, onlar için en büyük ihtiyaçtı.
Yazıda anılan işletmeler
Ticari veya sponsorlu bağlantılar şeffaf biçimde etiketlenmiştir.
Kaynaklar
Bilgileri güncel ayrıntılarıyla doğrulamak için kaynak sayfalarını ziyaret edebilirsiniz.